| | Üretsiz Blog oluştur

Üç Hilal

üç hilal,ülkücü,ülkü,bozkurt,başbuğ

 

BOZKURT DESTANI

www.uchilal.info 

BOZKURT DESTANI

Destan Hakkında bilgi:Bilinen en önemli iki Göktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, M.S. altıncı yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar egemen olmuş bu Türk Devletinin Göktürklerin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir dal hâlinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan'ın Orhun Âbidelerindeki ünlü vasiyetinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum" cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Değişik söyleyişler durumunda ise de, çizgileri aynı fakat isimler üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince söylenmesinden meydana gelme değişikler yüzünden ayrı görünen belli üç söylenti şeklinde yazılmıştır.

Birinci söyleyiş:

Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.

Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.

Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.

Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler'i yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.

Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.

Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.

İkinci söyleyiş:

Hunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.

Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.

Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.

O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.

Zamanla Bozkurd'un beslediği çocuk gürbüzleşti.

Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Asine soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.

Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!

Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.

Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.

Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.

Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.

Üçüncü söyleyiş:

Bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken'in, Milattan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duydukların yazıp o zamanki Çin împaratoruna sunduğu notlan arasında kayıtlıdır. Notu, Abdülkadir înan'ın, Türk Dili Araştırmalan Yıllığı (1954) ndaki Türk Destanlanna Genel bir bakış adlı yazısından olduğu gibi alıyoruz:

"Hun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor. Gunmo'nun babası, Hunlann batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo'nun babası bir savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gun-mo'yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi."

 

üç hilal
 
 
 

BU DAVAYA CAN VERENLER

www.uchilal.info  

BU DAVAYA CAN VERENLER

TAKDİM
Bu eser binbir türlü meşakkatle, imkansızlığın had safhada olduğu bir yerde, Bursa Taşmedresesi‘de, büyük fedekârlıklarla hazırlanmıştır.

   „Şehitlerini unutan hareketlere, başarısızlığa mahkumdur“ düstûru, „Dâva için seve seve ölüme koşan“ mensuplara sahip olan Ülkücü Hareket’te ayrı bir mânâ taşır. Çünkü ülkücüler akan kanın, çekilen ızdırabın büyüklüğü nisbetinde bir zafer kazanacaklarına inanırlar. Bu sebeple, ülkücü şehitleri unutmamak, her Türk Milliyetçisinin görevidir dersek gerçeği ifade etmiş oluruz. İşte bu eser, kutlu yolda zafer muştucuları olan mübarek şehitlerimize bir şükran borcu ve mesuliyet duygusu gereği olarak hazırlanmıştır. Şehitlerimizin bu eserle, ebediyyen anılmaları ve gönüllerde yaşamalarını kolaylaştırmaya, dâvâmızın manevi cephesini genç kuşaklara göstermeye çalıştık. „Şahadet riyası olmayan bir ibadettir.“ Gerçeği onların destansı bir mücadelenin en ön saflarında  iman vecdile Hyakk’a yürüdüklerini gösterdiği gibi kahramanlıkları ile de abidelişen bu insanların geleceği ibretli mesajlar bıraktıklarını da göstermektedir. Dört bir yanda aynı gaye uğruna can veren insanlar, birlik ve beraberlik ruhunun şahlanış dönemindeki örenekleriydiler aynı zamanda...

     Hiç bir menfaat gözetmeden, Vatan’ın bölünmezliği, milletin birliği, Devletin bekâsı ve Din’in yücelmesi için verdikleri mücadelede kara toprağın bağrına düşen, al kanlarıyla kutlu ülküye can verenler makamların ve rütbelerin en şereflisine ermişlerdir. Çünkü inanmak beraberinde bir takım görev, yükümlülük ve sorumluluğu da getiren mücerret kabulün yanında, maddi tezahürler  gerektiren bir hâl olduğu için inançlı insan , müdrik ve kararlı olmanın yanı sıra fedakârlık ve gayrette müktesebatını son haddıne kadar zorlayan kimsedir. Onlar bu vasıfları ile böyle bir mükâfatı hak edenlerdir, onlar ŞEHİT’tir... Arkalarından ağlamayacağız, gerekirse yine can vereceğiz, kan dökeceğiz ve kutlu emaneti onların bıraktığı yerden omuzladık, götürüyoruz.. götüreceğiz.

     Bu eserle meydana geririlen eşsız bir destanın küçük bir boyutunu sergilemek istedik. Ülkücü Hareket’in tarihini yazacak olanlara da müracaat edebilecekleri sahih bir kaynak oluşturmaya özen gösterdik. Bu çalışmamız, her şeye rağmen eksiksiz ve yanlışsız olmaktan, bütün şehit ülkücüleri içine almaktan uzaktır. Bununla beraber, her ülkücünün Fatihalarla okuyacağı bir başucu kitabı olacağından şüphe etmiyoruz.

     Sahasında ilk ve tek  eser olmak özelliğini taşıyan bu çalışmamızın kısa sürede her taraf ulaşacağını ümit ediyoruz. Belirttiğimiz gibi eserimiz eksiksiz ve yanlışsız olmak iddasında değildir. Bu eserin devamı ancak sizlerin bilgi ve döküman yardımlarınızla ulaşabilir. Dileğimiz şehitlerimizin aziz hatıralarını yaşatmak ve unutulmalarının önünegeçmek için bu hususta bizlere yardımcı olmayı ulvi bir vazife olarak kabul edip, bildiğimiz ve tanıdığımız şehitlerimizi bize bildirmeniz, haklarında bilgi ve dökümanı bize ulaştırmanızdır.

     Burada kutlu dâvâmız uğruna şehit düşen bütün ülküdaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerini ve caimamıza sabır vermesini niyaz ederken, bu kitabın hazırlanması sırasında  hiçbir yardım ve fedâkarlıktan kaçınmıyarak bana maddi ve manevi her türlü desteği veren arkadaşlarıma, Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı yetkilisi Kadir Mahir Damatlar’a ve Gençlik Kültür ve Sanat Ocakları yetkililerine teşekkür etmeyi  borç bilirim.

7.Ekim 1990

üç hilal
 
 
 

KIZIL ELMA

www.uchilal.info  

KIZIL ELMA
Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin  yaşadıkları  bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde,  bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini  temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir. 

Bu altın top bazen zaferin   işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen  yerin sembolü olarak ifade olunmuştur.  Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan  Kızılelma,  Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının  ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı)  ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

 Buradan İran'da hüküm süren Türk boylarına, oradan da  Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan'da bulunan  Kızılelma'yı bulup  ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma'nın varlığına  inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir. Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hâkimiyetini  kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan'ın ; "Tanrı irade ettiği için tahta oturdum;   dört yandaki milletleri nizama soktum" sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından  Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye  babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u   gökten tutup yükseltmiştir. 

 Oğuz Kağan'ın doğumundan itibaren  ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt)  Oğuz'un seferleri sırasında  ona kılavuzluk  yapar. Oğuz Destanı'nda  geçen şu mısralar  bunu en güzel şekilde izah etmektedir: 

"Ben sizlere oldum kağan 
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran" 

Turdı Han'ın 598 yılında  Bizans İmparatoru  Maurikianur'a   gönderdiği  mektupta geçen ; "Dünyada yedi iklimin efendisi  ve yedi ırkın kağanı..." ibaresi ile  Tuna Bulgarlarının hanı  Melemir Han'ın  kendisi ve şahsında ifadesini bulan  Türkler için kullandığı; "Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı'ya benzer Melemir Han..." ifadesi  Türk milletinin İslâmiyet'ten önceki dönemde  Tanrı tarafından  kutlu kılınmış olduğu  inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet'i kabul  etmelerinden sonra da devam etmiştir.  Kendilerini Tanrı tarafından  dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır.  Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü  İslâmî inanışa da uygundu.  İslamiyet'ten önce kahramanlara verilen  alp'lik unvanı, İslâmiyet'ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. "Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim  bir ordum vardır.

 Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım" mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında  Türkler hakkında söylenen  rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed'in ; "Horasan'da  Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da  benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan'dan Büyük Dervazat'a  kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır " mealindeki  hadis ile "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız" mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.

 Türkler, gerek İslâmiyet'ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı  tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti  sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır.  Eski dönemlerden itibaren  dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.

İdeallerini, kendilerinin  dünya  nizamını sağlama  ülkülerini  bu  iman  kaynağından   beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma'nın  manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir  kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan  örnek bir kültür olarak bilinmektedir.  Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti,  bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastahaneler ve eğitim  kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan  giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir. Madde ile ruh,  mazi ile hâl  ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek  yüzyıllarca yaşamış  ve milletin yaşamasını sağlamıştır.

 Bu  birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile  yakından ilgilidir.  Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin  doğmasına  ve devlet kanalıyla  bir milletin  ideallerini gerçekleştirmesi  sonucunu getirmektedir.  Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in  sağlam teşkilâtlanması  bir yandan millî ideallerin  ve mefkûrelerin  birliğini sağlıyor, bir yandan da  Türk ruhundaki  dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu.  Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir  yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma'ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya  yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden  zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu.  Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu.  Oğuz Han'dan Alparslan Türkeş'e kadar  Kızılelma ülküsü  Türk milletinin var olma ve idare etme  idealinin en üst seviyede  olmasına işaret sayılır.  Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar,  altın evin kurulmasından  sonra sefere çıkar. 

üç hilal
 
 
 

12 EYLÜL, ALPARSLAN TÜRKEŞ VE DAVA ARKADAŞLARININ CEZAEVİ YILLARI

www.uchilal.info  

Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek  gereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin  gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir. Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî  iradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabul  etmemizi veya desteklememizi gerektDış siyasî gelişmelerin yanı sıra iç siyasetteki gelişmeler de 12 Eylül Harekâtı'nın gerçekleşmesi yolunda önemli bir yer tutar. 12 Mart hükûmetlerinin ardından 1973 yılında yapılan ilk seçimlerde, İnönü'ye karşı giriştiği liderlik yarışını kazanan Ecevit, büyük bir başarı elde ederek 185 milletvekili ile CHP'yi birinci parti konumuna getirmişti. Muhtıra sonunda kapatılan Millî Nizam Partisi'nin yerine kurulan Millî Selâmet Partisi ile oluşturulan Ecevit-Erbakan koalisyon hükûmeti bir yandan Kıbrıs'a çıkarma yapma başarısını gösterirken diğer yandan "genel af" ilân ederek, 1971 öncesinin bütün militanlarını sokağa salmışlardır. Türkiye'de anarşinin yeniden başlamasında şüphesiz bu genel affın büyük katkısı olacaktır. Anarşinin canlanmasındaki diğer bir unsur ise "siyasî iktidarsızlık" olmuştur. 12 Mart'tan, 12 

Eylül'e uzanan 9 yılda tam 10 hükûmet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bu hükûmetler şunlardır: 
1-I.Erim Hükûmeti (Nisan 1971-Aralık 1971) 
2-II.Erim Hükûmeti (Aralık 1971-Nisan 1972) 
3-Ferit Melen Hükûmeti (Nisan 1972-Nisan 1973) 
4-Naim Talu Hükûmeti (Nisan 1973-Şubat 1974) 
4-I.Ecevit Hükûmeti (Şubat 1974-Ekim 1974) 
5-Sadi Irmak Hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) 
6-I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükûmeti (Mart 1975-Mayıs 1977) 
7-II.Ecevit Hükûmeti (Haziran 1977-Temmuz 1977) 
8-II.MC Hükûmeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) 
9-III.Ecevit Hükûmeti (Ocak 1978-Ekim 1979) 
10-Demirel Hükûmeti (Kasım 1979- Eylül 1980) irmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusunda  olmuştur. 

1975 yılında MHP, AP, CGP ve MSP'nin  oluşturduğu bir milliyetçi partiler koalisyonu kurulmuş ve bu koalisyon hükûmeti bu dönemin en uzun hükûmeti olma özelliğini kazanmıştır. Ancak terör grupları, bazı medya ve siyasîler, özellikle Türkeş'in iktidara ortak olmasını kendileri açısından mahzurlu bulduklarından faaliyete geçmekte gecikmemişlerdir. Sol örgütler, anarşi ve terörü tırmandırırken, bazı medya organları ve siyasîler ölçüsüz bir muhalefet sergilemişlerdir. Bu ortamda gidilen 1977 seçimlerinde CHP, 213 milletvekiliyle büyük bir oy patlaması göstermiş, MHP ise 3 olan milletvekili sayısını 16'ya çıkarırken oy oranını %67 oranında artırarak, seçimin asıl başarılı partisi olmuştur. Ecevit, Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için aşırı sola büyük tavizler vermenin sıkıntısını sonraları daha çok hissedecektir. İktidara geldiğinde "Ben size kapıları açacağım, kapıları kırmanıza gerek yok " diyen Ecevit, 11'ler Olayı diye bilinen, "Güneş Motel" pazarlıklarıyla, milletvekili transferlerini gündeme getirmiş, bu örneklerle ne denli bir "iktidar hırsı"na sahip olduğunu göstermiştir. İktidar hırsının, memlekete verdiği zararın ne ölçülere vardığını bazı siyasiler idrak edememişlerdir. Partisinin ambleminde yer alan "anahtar"ı, siyasî hesapları için sıkı sıkı elinde tutan Erbakan, parlâmentonun kilitlenmesinde  önemli bir rol oynamıştır. "kerhen" verdiği desteklerle, "kadayıfın altının kızarmasını" bekleyen politikalarıyla Erbakan, Ecevit ve Demirel hükûmetlerinde ölçüsüz istek ve taleplerde bulunurken, kadayıfın değil, ülkenin yanmasına vesile olacaktır.

 Demirel ise, Ecevit ile olan siyasî çekişmelere o kadar dalmıştır ki,  yangının farkına dahi varamamıştır. Sokaklar savaş yerine dönerken o "Yollar yürümekle aşınmaz" diyerek kayıtsızlığını göstermiştir. Patlak veren petrol krizi ve buna bağlı olarak bozulan ekonomi, aşırı zamlarla telâfi edilmeye çalışılmış, bu da  gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir. Temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu, uzun kuyruklar ve kara borsa özellikle Ecevit hükûmetlerinde artık "kanıksanır" hâle gelmiştir. Çünkü geçim derdindeki halk aynı zamanda, can derdine düşmüştür. Özellikle 1977'den itibaren anarşi ve terör büyük bir hız kazanarak ülkeyi yaşanmaz bir hâle getirmiştir.

 Devlet otoritesinin zaafa uğraması ve siyasî istikrarsızlık milleti uçurumun kenarına kadar sürükleyecektir. Bölücü ve yıkıcı unsurlar millet ve devletin varlığını tehdit etmeye başlamış, kurtarılmış mahalleler hatta şehirler ortaya çıkmıştır. Sabah evinden çıkan bir gencin akşam evine gelebilmesi onun en büyük mutluluğu olmuştur.

Ülkenin huzur ve sükûnunu yeniden sağlamak için demokrasi içerisinde kalmak kaydıyla, sıkıyönetimin ilan edilmesi ve siyasî uzlaşmanın parlâmento içerisinde sağlanması, artık kaçınılmazdı. Alparslan Türkeş, bu vahim durum karşısında sıkıyönetim ilân edilmesini sürekli olarak öne sürerken, muhalifler onu askerî rejim taraftarı olmakla itham etmekteydi. Fakat müessif Kahraman Maraş Olayları ile bölücü ve yıkıcı unsurların, ülkede bir kardeş kavgası çıkarma niyetleri açığa çıkarınca, Ecevit sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Ancak sıkıyönetim akan kanı durdurmakta istenilen başarıyı gösteremedi. 

 Sıkıyönetime rağmen olaylar tırmanıyor veya tırmandırılıyordu. Belki de birileri parlâmento ve siyasîlerin irade zaafiyetlerini, bu olaylarla halka teşhir ettirerek,  halkın siyaset ve siyasetçiden ümidini kesmesini bekliyordu. Ülkedeki olaylar birileri tarafından seyrediliyor ve âdeta zaman kollanıyordu. İnsanlarımız bir yandan komünist terör,diğer yandan ekonomik terörle yaşama savaşı verirken;bir grup "hain adam" ise, kendi iktidarlarının önünün açılması ve batılı ağabeylerinden muhtemel bir harekette "okey" alabilmek için, akan kanın çoğalmasını bekliyordu. Elbette anarşi ve terör böyle bir vasatta, milleti sistemden soğutabilmede etkili olurdu. Parlâmento ve partilere olan güvensizlik, siyaset ve siyasetçiye "kötü" gözle bakılmasına, dolayısıyla demokrasi kurumlarına "soğuk" ve "kayıtsız" kalmayı beraberinde getirecektir. 
İşte bu tehlikenin farkına varan Alparslan Türkeş, kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşmacı bir tavır sergileyerek, parlâmentonun bir an evvel cumhurbaşkanını seçmesi için CHP'ye dahi teklifler götürmüş, partilerin uzlaşması için çağrıda bulunmuştur.  Cahit Karakaş'ın meclis başkanı seçilmesinde de parti kaygısını bırakıp, devlet menfaatlerini gözeten yine Alparslan Türkeş ve partisi MHP olmuştu. 

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Erzurum'daki bir askerî tatbikatta siyasîlere olan güvensizliği ve terörün boyutlarını vurgulayarak, üstü kapalı bir uyarıda bulunmuş ve darbe koşullarının oluştuğunu bu konuşmasıyla ima etmiştir. 

 Ancak MSP'nin Konya mitinginden sonra kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymaya artık tamamen karar vermişler ve nihayet 12 Eylül 1980'de askerî hareket sonucunda Silâhlı Kuvvetler ülke idaresini üslenmiştir.
11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece 03.00'te Ankara ve bütün Türkiye tank sesleriyle uyanmış, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren beraberindeki dört kuvvet komutanı ile TRT'den halka hitap ederek ordunun yönetime el koyduğunu açıklamıştır.  Org. Kenan Evren, ordunun iç hizmet kanununda yer alan "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevine dayanarak, yönetime niçin el koyduklarını anlatan konuşmasında, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklendiğinden ve siyasîlerin bu durum karşısında üzerlerine düşeni yapmadıklarından bahseder. Kenan Evren'e göre, silâh arkadaşlarının yönetimi ele alma gibi bir amaçları yoktur ve sadece şartların zorlamasından dolayı 12 Eylül Harekâtı'na gidilmiştir. 

Hâlbuki, kendi hatıralarında da belirttiği gibi 11 Eylül gecesi, özellikle MHP Genel Merkezi'ne plânlı bir operasyon düzenlenmiş, emri alır almaz bütün askerî birlikler harekete geçirilerek, önemli noktalar tutulmuştur. Dolayısıyla, 12 Eylül Harekâtı çok önceden plânlanmış ve uygulamaya konulmuştur. 
Nitekim Türkiye'ye henüz büyük elçi atanmadan ABD Büyükelçisi Hupe, "Askerlerin yönetime el koyması beni şaşırtmamıştı" diyerek, aslında darbeden daha evvel haberdar olduklarını ima etmiştir. 12 Eylül Harekâtı ile parlamenter demokratik hayat rafa kaldırılmış ve ülke Genelkurmay ve kuvvetkomutanlarından oluşan "Millî Güvenlik Konseyi" tarafından yönetilmiştir. Konsey üyeleri, Kara KuvvetleriKomutanı Org. Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri KomutanıNejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Cilasun'dan ibaret olup, Genelkurmay başkanı KenanEvren konsey başkanı ve daha sonra da devlet başkanı sıfatlarını kullanacaktır. Konsey, ilk icraat olarak,parti başkanlarını ve bazı üst düzey yöneticilerini gözetim altına almış ve bu hareketi de onların cangüvenliğini sağlama gerekçesi ile açıklamıştı. Buna göre Ecevit ve Demirel Hamzakoy'da, Erbakan ise Uzunada'da gözetim altına alınmıştı. Alparslan Türkeş, darbenin muhtevasının netliğe kavuşmasını bekleyerek üç gün süreyle teslim olmadı. Onun bu üç günü, Ankara'da Halil Şıvgın'ın evinde geçirdiği daha sonra ortaya çıkacaktır. Alparslan Türkeş'in bu hareketi, bazı basın yayın organlarınca çarpıtılarak, askerlerin kendisine yardımcı olduğu ve yurt dışına kaçtığı şeklinde duyuruldu. Hâlbuki o üç gün sonra kaçmadığını, kendiliğinden teslim olarak gösterdiği gibi 12 Eylül'ün en mağdur ettiği lider olduğu da MHPDavası'nda ortaya çıktı. İzmir yakınlarındaki Uzunada'ya gönderilen Alparslan Türkeş, bir ay sonraAnkara'ya getirilip, ilk sorgusundan sonra  tutuklanacaktır. Çünkü askerî savcı Türkeş'in birtakımeylemlere karıştığını iddia ederek, yargılanmasını talep etmiştir. Ankara'ya getirilen Türkeş, bir müddetceza evi hâline getirilen Ordu Dil Okulu'nda tutuklu kaldıktan sonra, uzun yıllarının geçeceği MamakAskerî Tutukevi'ne nakledilir.

12 Eylül'ün Türkeş ve ülkücülere kurduğu tezgâh artık resmen işlemeye başlamıştır.  AralarındaAlparslan Türkeş ve MHP yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davasındaidam talebiyle yargılanma(ma)ya tâbi tutulmuşlardır. Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerindeyıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı veaffedemeyeceği bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün "146/1" yani "idam"lacezalandırılmasını  talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş'in idamını istediği "iddianame"de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.

"(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir...

 (Toplu kıyım(!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurkenDİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), "konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak" DİSK Başkanı Kemal Türkler'in yokedilmesini emretmiş(!)..." 

Kılıfı önceden hazırlanmış, ima ve düşüncelere dayalı bu iddia savcının maksat ve niyetini göstermesibakımından ilgi çekicidir. 27 Mayıs Davası'nda mahkeme başkanının "Ne yapayım sizi buraya gönderengüç böyle istiyor" demesi gibi, 12 Eylül mahkemelerindeki iddialar da Türkeş ve ülkücülere "sisteminintikamı"nı hatırlatıyordu. Ancak Soyer, verdiği örneklerle kendi kimliğini de ortaya koymaktaydı. Onagöre "sağ, tutuculuk ve gericilik ile eş anlamda" iken "ülkemizdeki sol düşünce 1968'den bu yana UzakDoğu ve Güney Amerika'daki kurtuluş savaşlarının etkisi altında kalarak... tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye sloganıyla" ortaya çıkmıştı Alparslan Türkeş, bu tarafgir iddiaya, bütün olumsuz şartlara rağmen,  şiddetle karşı koydu. Onun 14Ekim 1981'de yaptığı uzun savunmada ilk söylediği "Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradanibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddialara baştan aşağıyareddiyeden ibarettir" olmuştur.

 Türkeş'in bu konuşmayı yapmasından iki gün sonra Evren'in emriyle bütün siyasî partiler kapatılarakmal varlıklarına "kayyum" vasıtasıyla el konulmuştur. Böylece diğer partiler gibi MHP de, henüzmahkemeler bir karar vermeden suçlu bulunarak siyasî faaliyetlerden men edilmiş oluyordu. Türkeş 12Eylül'ü, işkenceleri ve mahkemeleri tarihin süzgecinden geçirerek şöyle anlatacaktır:

"12 Eylül 1980 sonrası MHP genel merkez binalarında yapılan aramalarda, şahsımın ve bütün partiyöneticilerinin "Türkiye'de katliam yaptıklarını gösteren deliller bulunduğu" ileri sürülerek, aramalarınhemen ikinci gününden soruşturma başlatıldı. Ayrıca benim ve diğer parti yöneticileri hakkındasoruşturma yapılabilmesini temin bakımından Millî Güvenlik Konseyi tarafından özel bir kanunçıkarılmıştır. Keza, iddianamede de açıkça kaydedildiği üzere, belirtilen suçtan soruşturmayabaşlanması için kanunen şart koşulmuş olan soruşturma emri, MGK tarafından verilmiştir. Hazırlık tahkikatı neticesinde yaptırıldığı ileri sürülen katliamların faşist bir devlet düzeni kurmakamacıyla gerçekleştirildiği iddiasıyla haklarımızda idam cezası talebiyle dava açıldı.Bu iddianamede MHP'nin bir silâhlı çeteye dönüştüğü ileri sürülerek diğer bütün parti yöneticilerinin deidam ile cezalandırılması talep edilmekteydi. Bu iddiaların yanında şahsımın, DİSK genel başkanı olduğuiçin Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmeleri olayında azmettiren sıfatıile sorumluluğum bulunduğu da iddia edilmekteydi.

Gerçek dışı oldukları daha ilk bakışta anlaşılabilecek, o zamanki delillere göre bile ileri sürülmesimümkün olmayan böyle bir ithamla suçlanmış olmam yüzünden 5 yıla yakın süre tutuklu kaldım.Yıllarca süren yargılama sonunda "Faşist bir düşünce yapısına sahip olup böyle bir devlet düzenikurdurmak için katliamlar yaptırıldığı" suçlamasının gerçek dışı olduğu bizzat iddia makamı tarafındankabul edilmiştir." "Esas hakkındaki mütalâada hakkımızda beraat kararı verilmesinin talep edilmesi gerekirken, o günekadar kimse tarafından farkına bile varılmamış, hatta hasımlarımız tarafından bugüne kadar bir siyasîsuçlama  olarak dahi ileri sürülememiş yepyeni bir isnatta bulunulmuştur. İlmî gerçeklere. İslâm dininintemel kurallarına ve dosyada mevcut delillere son derece aykırı bu suçlamada, lâiklik ilkesine aykırıAnayasa dışı bir düzeni cihat ilân ederek gerçekleştirmeye teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmekteydi".İşkence zoru ile alınan polis ifadelerine rağmen, şahsının hiçbir anarşik olayla ilgisinin olmadığınınaçıkça ortaya çıktığını belirten Türkeş, savunduğu fikirlerin Anayasa'ya aykırı olmamasına rağmenmahkûmiyeti yoluna gidildiğini ifade etti.

Lideri bulunduğu siyasî partinin silâhlı çeteye dönüştüğü iddiasına ve bütün yöneticilerinin idamınınistenmesine rağmen, sadece kendisine ceza verilerek, diğer parti yöneticilerinin "beraat " etmelerini"çok manidar" bulan Türkeş :

"Yargılama boyunca, suç teşkil edecek, kanun dışı mahiyeti haiz hiçbir fikrim ve fiilimin bulunmadığıgörülmüştür. Buna rağmen, sadece antikomünist fikirlerim yüzünden amme nizami için şahsımıntehlikeli kabul edilmesi sonucunu doğuran bir hükme maruz kalmam kanun ve usule aykırıdır. Bumahkûmiyet kararının hukuk düzenimiz, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Anayasası veyüksek mahkeme kararlarına aykırı olduğu son derece açıktır.

Bu mahkûmiyet hükmü, tarafsızolmadığını hakkımızda peşin kanaatler taşıdığını delilleri ile ortaya koyduğumuz hâkimlerin bulunduğu birheyetçe verilmiş olmakla da gerek kamu vicdanında gerekse, gerekse yüksek mahkeme nezdinde tasvipgörmeyeceğine inandığım karardır. Kaldı ki, bahse konu hâkimler, duruşmalar sırasında bizzat kendiağızlarından verecekleri kararın millet tarafından kuşku ile karşılanacağını, bunun da adalete gölgedüşüreceğini beyan ederek  hâkimlikten çekilmişlerdir. Kendilerinin sağlıklı bir karar varmadan ve davayıgörmede kuşkuya kapıldıklarını belirten hâkimlerin kendileri ile ilgili bu değerlendirmelerinin ne kadardoğru ve isabetli olduğu verilen mahkumiyet kararı ile ortaya çıkmıştır." dedi.

12 Eylül mahkemeleri zulmün, işkencenin ve adaletsizliğin birer canlı örneği olarak daimahatırlanacaktır. Ülkücülere, Türk milliyetçilerine karşı kasıtlı olarak düşmanlıkla ve ön yargıyla hareketedildiğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için özel gayret gösterilmiştir.  Ülkücü hareketi lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bunları gerçekleştirebilmek içinMamak'ta C-5 adı verilen bir baraka özel sorgulama yeri olarak kullanılmıştır. Sıkıyönetim Savcısımeşhur Nurettin Soyer, Pol-Der'li polislerden oluşturduğu ve yine Zeki Kaman'ın işkenceci ekiple,  C-5isimli bu barakada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarına akla hayale gelmeyecek işkenceleri,kendisi de bizzat katılarak yapmıştır. Sanıklar ısıtılmış çelik dolaplarda Filistin askısına asılmış,çırılçıplak bırakılıp elektrik verilmiş, tenlerinde sigara söndürülmüş ve daha akla hayale gelmeyecekbirçok işkenceler yapılmıştır. Hatta bu işkenceleri sanıkların anaları, babaları, eşleri, kız kardeşleri,ağabeyleri, çocukları önünde yaparak tehditte bulunmuşlardır."

Ülkücüleri ve MHP'yi suçlu göstermek için bu şekilde alınan ifadelerle soruşturma başlatılmış, tam birtedhiş havası estirilmiş, keyfî tutuklamalar yapılmıştır. "MHP Genel İdare Kurulu, başta genel başkanları ben olmak üzere,  Türkiye ahalisini ülkücü vekomünist olarak ikiye bölüp birbirleri aleyhine katliama teşvik etmekle suçlanarak tutuklandık.Mahkemeye çıkartıldığımızda, yabancı ideolojiye sapmış olan hâkimin huzurunda tutuklanmamızınhaksız olduğunu, serbest bırakılmamız gerektiğini söylediğimiz hâlde bu yapılmadı. Zaten ön yargılı olanhâkim, bizim Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye böldüğümüzü ve birbirleri aleyhine katliamateşvik ettiğimizi gösteren deliller bulunduğunu ileri sürerek tutuklanmamıza karar verdi.

 Hâlbuki savcı, hazırlık tahkikatı sonucunda, aleyhimizdeki Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diyeikiye bölmek ve katliama azmettirmek iddiasını değil, Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye kalkışarakfaşist devlet kurmak istediğimiz suçlaması ortaya sürdü ve dava açtı. Böylece tutuklama kararı vesebebi terk ediliyordu. Hiçbir mesnedi bulunmayan ve tamamen uydurma olan faşist devlet kurmakamacıyla Anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs suçundan hakkımızda idam talebiyle dava açıldı.Yedi yıl süren mahkemenin sonunda Savcı suçlamasını yine değiştirdi. Faşist devlet suçlamasından davazgeçip, mütalâasını lâikliğe aykırı,  İslâmî esaslara dayalı şer'i devlet kurmak için Anayasayı cebiryoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiğimiz iddiasına dayandırdı. Yani savcı suçlamasını sürekli değiştiriyor,ancak talep ettiği ceza hep aynı kalıyordu: İdam, Sonuçta mahkeme bunların hiçbirini de yerindebulmayıp suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan kaç sene tutuklu kalmışsak ona göre birceza tasarlayıp mahkûm etti. Bunların hepsi de 12 Eylül'ün Türk milletine karşı taşıdığı düşmanzihniyetini ortaya seriyor."

Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinin değiştirilmesiyle MHP ve Ülkücü  Kuruluşlar Davası'nındüşeceği yorumları yetmez. "Aslında Türkiye'de gerçek adalet, adil hâkim var ise derhâl bu davadan yargılananlara beraat kararıvermeli. Devletini yaşatmak, vatanını sevmekten başka suçu olmayan, vatanın ve devletin bütünlüğü içinçalışan insanların suçsuzluğunun ilân edilmesini istemek en tabiî hakkımızdır".

 "Memleketimizin şerefi,  adalet tarihimizin lekelenmemesi, hukukun bir parça da olsa yerini bulmasıbakımından, beraat kararı mutlaka verilmelidir. Ancak bu arada Türkiye'de birçok değişmeler vegelişmeler olmaktadır. 141. 142.  ve 143.  maddeler kaldırılmış, Barış Derneği ve DİSK Davası gibikomünistler hakkında açılan davalar arka arkaya düşmüştür. Buna göre bizim davamızın da düşmesigerekiyordu. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bizim asıl beklediğimiz, adalet tarihininlekelenmemesi, vatansever insanların haklarının bir ölçüde teslim edilebilmesi için hakkımızda bugünekadar yapılan işlemlerin haksız olduğunu mahkeme kararı ile ortaya konması gerekmektedir. Bunuyapabilecek olan hâkimler, Türkiye'ye çok büyük hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü Türk adaletilekelenmekten kurtulacaktır."

Gerçekten de "Asrın Davası" olarak değerlendirilen bu davada, Alparslan Türkeş'in açıklıkla belirttiği gibi,bütün hukuk kuralları gözardı edilerek, tamamen siyasî hükümler geçerli kılınmıştır. 587 sanıklı davada,hemen her sanık C-5 işkencelerinden geçirilmiş ve hayâli suçları "itiraf" edip, imzalamaları için insanlıkdışı muamelelere tâbi tutulmuşlardır. MHP avukatları, parti üst yöneticilerinden sıradan vatandaşlarakadar, işkenceye uğrayanları, doktor raporları ile tespit ettirip, zabıtlara bu tespitleri geçirmelerinerağmen, mahkeme bu konuda herhangi bir işlem yapmamıştır.

Orhan Çakıroğlu, Yılma Durak, Mustafa Dikici, Aydın Esi, Nuri Demiryürek ve Celâl Adan gibi pek çokmağdur kendilerine yapılan işkenceleri raporlarla teyit ettirmişlerdir. Ne yazık ki, Ankara'da Bekir Bağ,Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, tutuklu bulundukları sırada ağır işkenceleredayanamayarak şehit olmuşlardır. Eski MHP'li bakanlardan ve şimdi ANAP kadrolarında yer tutan AgâhOktay Güner, işkence yıllarını şöyle kaleme almıştır:"Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünyaişkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanıhaysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır... 12 Eylül'den sonra, biz milletvekilleri ve nazarboncuğu gibi tek senatör Ömer Naci Bozkurt "Dil Okulu'ndan Mamak'a gidip gelen İhsan Kabadayı'nınsüngü tehdidiyle nasıl oturup kalkmaya zorlandığını, nasıl hakarete uğratıldığını ve yiğitçe göğsünü açıp"Süngüleyin! Amma şerefimizle oynamanıza müsaade etmem!" diye kükrediğini çok iyi biliyorum...

Birkaç ay sonra milletvekili olmayan arkadaşlarımız anî bir emirle Mamak'a nakledildiler. Yirmi dört saatsonra kırk yaşını aşmış olanlar geri gönderildi. Bunlar "hoş geldiniz" işkencesinden nasip almışlardı.Saçları üç numara kesilmiş, meşhur kafese konulmuşlar, ıslak beton zemin üzerinde cop altında"otur!..kalk!" talimini yapmışlardı. Harp Okulu eski tarih öğretmeni Dr.Tahsin Ünal'ı, hele AhmetKaraca'yı âdeta tanıyamamıştık. Dört ay sonra arkadaşlarımız geri geldiler ama, bir Taha Akyol'u fizikîvarlık olarak teşhiste çok güçlük çektik.  Arkadaşlarımızdan dinlediklerimiz, duruşmalar sırasında Mamak'a gidince gördüklerimiz, işkencezihniyetlilerin soylarına yetecek bir utançtır." Uzuvlara elektrik vermek, ıslak zeminde çıplak bırakıpcoplamak, Filistin askısına almak, iffet ve namusa el uzatmak vs. gibi maddi ve manevi insanlık dışıişkenceler Mamak'ın gündelik uygulamaları hâline gelmişti. O.Ç. maruz kaldığı işkenceyi davadosyasında şöyle belirtiyordu: "Saçlarımız ve sakallarımız devamlı yolunuyor. Tırnaklarım bir şeyleçekiliyor. Sorulan soruları bilmediğimi söylediğim zaman şiddetini artırıyorlar işkenceden bayılıyorsunuz,
ayılıp tekrar işkenceye tâbi tutuluyorum. Kaçıncı kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Dayaktan altınızapislemek zorunda kalınca pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısacası yiyorsunuz.

İstediklerinizi cevaplamıyorsanız, anüsünüze cop sokma işlemi başlıyor. Sonra da ıssız bir yere götürüpelindeki silâhın ağzına mermiler sürüyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Ananıza, ailenize, bacınıza, tümkutsal saydığınız değerlere galiz küfürler ediyorlar"  Zeki Kaman gibi eski Pol-Der'li veya Marksistpolisler, MHP Davası sanıklarına buna benzer yüzlerce işkence uygulamışlardı.

İşte bu şartlar altında MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası 2168 gün sonra tamamlandı. Alparslan Türkeş,4. Kolordu Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından, 11 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasınaçarptırılırken, MHP üst yönetiminde görev alanların tamamı beraat etti.  Yani parti olarak MHP aklanırken, genel başkanı Türkeş suçlu bulunmuştu(!). Türkeş hapis cezasınınyanı sıra, Ankara'da sürekli gözetim altında tutulma ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyetcezasına da çarptırıldı. Türkeş, asıl suç unsuru sayılan fiillerden, yani Türkler ve Yurdakul davalarındanberaat ettirilirken, TCK'nın 313'üncü maddesinden suçlu bulunmuştu. Yani ortada olmayan bir cürümdensuçlanmıştı. Ceza ise Türkeş'in ceza evinde yattığı 5 yıla tekabül etmekteydi. Dolayısıyla infaz yasasınagöre, aldığı ceza, 1 gün eksiği ile, yattığı süreyi karşılamaktaydı. 12 Eylül hukuku, böyle adil (!) birkararla, ömrünün en zor yıllarını, haksız yere hapiste geçiren Türkeş'e suç uydurmuş oluyordu. Tabiî kiAlparslan Türkeş'in bu karara tepkisi olacaktır. Çünkü bu kararda asıl amaç, onun Türk milletine hizmetetmesini, siyasî yasaklarla, önlemek idi. Alparslan Türkeş, "Ben siyasî yaşamıma devam edeceğim.Buna kimse engel olamayacak. Çünkü hukuk devletinde hukuka aykırı işlemler yapıldı" diyerekhaklı mücadelesini sürdürmüş ve tarih sözünü gerçekleştirdiğine şahitlik etmiştir. Ceza evlerininolumsuz şartlarına birkaç kez  yorgun bedenî teslim olmuş ve kalbi zayıf düşmüş olmasına rağmenTürkeş mücadeleden yılmamış, hürriyetine kavuştuğu gün sıfırdan siyasî mücadelesine devam etmiştir.

12 Eylül yönetimi, partileri kapattıktan sonra, emekli deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu'yu hükûmetkurmakla görevlendirmiş, 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, o dönemin şartları içerisinde halkıntasvibini alarak yürürlüğe girmiş ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı bu referandum ile resmîleşmişti.Bu Anayasa ile eski parti yöneticileri siyasî yasaklı kavramına alınmış ve neticede "icazetli" partilerinkatılacağı 1983 seçimlerine gelinmiştir. Konsey'in desteklediği Turgut Sunalp'ın MDP'si ve NecdetCalp'in HP'si ile 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal'ın başındaki ANAP bu seçimlere girmiş, halk,12 Eylül'e bir nevî tepki duygusuyla, ANAP'ı %45'lik bir oranla tek başına iktidar yapmıştır. Seçimlerekendi partileriyle katılamayan milliyetçi-muhafazakâr kesimler, tepkilerini ANAP'ı destekleyerekgöstermişlerdir. 1987 yılında yapılan referandum ile "siyasî yasaklar"ın kaldırılması üzerine, ihtilâlcilerinartık siyaset sahnesine dönmeyeceğini sandığı Alparslan Türkeş, sıfırdan başlayarak kollarını sıvıyordu.

O yıllarda henüz çok zayıf olan Milliyetçi Çalışma Partisi'nin (MÇP) başına geçen Alparslan Türkeş, hertürlü zorluğa, yokluğa, imkânsızlığa, engellemeye hatta ihanete aldırmaksızın yolunda ilerleyecektir.Tarih onu bir kez daha haklı çıkarmış oluyordu.

üç hilal
 
 
 

12 EYLÜL 1980

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adanagibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar,zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyalhayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur. Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalarşeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır. 

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadankaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve KahramanmaraşOlayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönündekarşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmekgereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışıeğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.

Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millîiradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabuletmemizi veya desteklememizi gerektirmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusundaolmuştur.12 Eylül öncesindeki dış siyasî gelişmelerin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği aşikârdır.Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaşDöneminde kendi ideolojilerini hâkim kılmak için sürekli çekişmişler ve 1970 başlarında dengeleriSağlamak maksadıyla "detant" (yumuşama) ilân etmişlerdi. Silâhsızlanma görüşmeleri (SALT-I,II) veYumuşamanın ardında yeni bir "paylaşım" mutabakatı söz konusudur. Nitekim 70'lerin ortasındaki Orta Doğu gelişmeleri, İran ve Afganistan olayları böyle bir döneme rastlar. Amerika'nın bölgedekigücünü, Sovyetler aleyhine artıran Mısır-İsrail arasındaki Camp David Antlaşmasının ardından(1979), İran'da şah rejimi devrilir ve Humeyni liderliğinde şeriat devleti kurulur ( Şubat 1979). Bu gelişme şüphesiz Amerika'nın çıkarlarına ters düşmektedir. Çünkü o zamana kadar İran, Amerika'nın bölgedeki en yakın müttefikidir. Aralık 1979'da Sovyetlerin Afganistan'ı işgali ve burada kukla bir hükûmet kurması da Batı için olumsuz bir gelişmedir.

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar, zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyal  hayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur.

Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalar şeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır.

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan  kaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve Kahramanmaraş  Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde  karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır.

üç hilal
 
 
 

TÜRK TARİHİNE BAKIŞ

www.uchilal.info  

Türk milleti dünya üzerinde yasayan milletler içerisinde en eski milletlerden birisidir ve milletimizin tarihi, çok sanli olaylarin yer aldigi, büyük medeniyetlerin tarihidir. Milletimiz tarih sahnesinde görüldügü zamanlardan beri teskilatçiligiyla, çaliskanligiyla ve bitmez tükenmez enerjisi ve hareketliligiyle kendini göstermistir. Milletimizin tarihini iki bölüm olarak  mütalaa edebiliriz. Bunlardan birisi Müslümanligi kabul ederek Íslamiyete girmelerinden önceki tarihimizdir ki, bu dönem tamamiyle Orta- Asya´da cereyan etmis bir dönemdir. Bu dönemde Asya´nin Hindistan ve bati bölümleri, bati uçlari disarda kalmak üzere, her kösesine kadar Türklerin yayildigi ve büyük mücadelelerle büyük devletler kurdugu, büyük medeniyetler meydana getirdigi bir dönemdir. Íslamiyet´ten sonraki dönemi ise Türklerin batiya dogru yayildiklari ve Bati-Asyada daha sonra Avrupa´da ve Afrikada´da kendilerini gösterdikleri dönemdir. 

Íslamiyeti kabul ettikden sonra, Türklerin Asya´da faaliyetleri ve meydana getirdikleri birçok eserleri görülmüsdür, devam etmistir. Asya´da yine birçok devletler kurmus, yayilmislardir. O arada Hindistan´a da girmisler, Hindistan´da da Türk milletinin eseri olan medeniyet eseri meydana getirmisler ve uzun ömürlü devletler kurmuslardir. Fakat Türk tarihinin en büyük devletleri ve meydana getirdigi en muhtesem medeniyetleri Bati´da dogmustur. Bu da Selçuklu Ímparatorlugunu takip eden Osmanli Ímparatorlugudur. Osmanli Ímparatorlugu, dünyanin en büyük imparatorluklarindan biri olarak meydana gelmistir. Üç kit´a üzerinde yayilmis ve bugün de gözleri kamastiran eserleriyle insanligin tarihine yeni büyük bir medeniyet ilave etmisdir. Türk milletinin Asya´nin en dogu kiyilarindan, Avrupa´nin ortalarina Sibrya´nin kuzeyindeki buzlarindan, Hint Okyanusu´na ve Çin Denizi´ne diger tarafdan Akdeniz´e Afrika´ya ve Afrika ortalarindaki Büyük Sahra´ya kadar yayilan, diger taraftan da batida ve Afrika´da Atlantik Okyanusu´na varan Avrupa´da Viyana´ya ve Polonya´ya kadar dayanan, Rusya´da Rus ovalarina kadar uzanan çok genis bir saha içinde gösterdigi bu varlik, Türk milletinin sahip oldugu büyük enerjiyi ve medeniyet kabiliyetini, teskilatçiligi inkari imkansiz sekilde ortaya koymaktadir. Zaman zaman milletimiz sadece yabancilardan veyahut milletimizin düsmanlarindan garezlere, iftiralara maruz kalmistir, kasitli olarak yürütülen propakandalarin tesirinde kalan veya Türkiye´yi istila etmek üzere Türkiye´ye sokulmus olan yabanci kültürlerin pençesine düsmüs olan birçok gafil Türk aydinin da gerçeklere tamamiyle aykiri, yanlis ithamlariyla, degerlendirmeleriyle karsilasmistir. Zaman zaman milletimizin kurdugu bu devletlerin, bu imparatorluklarin hiç bir sey ifade etmedigini ve pala sallayarak, kann dökerek tarihe kanli bir iz birakmakdan öteye bir mana tasimayan hareketler oldugunu söylemeye kadar varan davranislar görülmüstür. 

Bunlar akla, ilme ve gerçeklere hiç bir zaman uymayan görüsler ve sözlerden ibarettir. Ílim ve ahlak sahibi olmayan, inanç ve ülkü sahibi olmayan, teskilatçilik kudredi bulunmayan hiç bir toplumun devlet kurmasi, hele büyük medeniyetler meydana getirebilmesi ve büyük imparatorluklar kurabilmesi mümkün degildir. Türk M illetinin kurmus oldugu devletler, kurmus oldugu imparatorluklar hepsi ince hesaplara dayanan, derin bilgilere ve ilme dayanan planlara sirt vermis ve Türk´ün büyük teskilatçilik kabiliyeti ile yüksek ahlak ve seciye ile, iman ile ve ülküçülük ile meydana gelmis eserlerdir. 
Bugün dünyanin bu çaginda da, hiçbir devlet sadece silah gücüyle, sadece kann dökerek kurulamaz ve yasatilamaz. Devletler, insan topluluklarinin meydana getirdikleri en yüksek eserlerdir, en yüksek kurumlardir. Bu kurumlarin kurulabilmesi herseyden önce o toplumlarin bir inanç sahibi olmasi, bir ülkü sahibi olmasi, yüksek ahlak sahibi olmasi, ve teskilatçilik gücüne sahip olmasiyla mümkündür. Kaldi ki insanlarin teknikte henüz bugünkü kadar ileri gitmedigi eski çaglarda, motorun icat edilmedigi, telli veya telsiz muhabere vasitalarinin bulunmadigi bir çagda, o zamanin bilinen dünyasinin hemen hemen tümünü kendi hakimiyetleri altina alarak bu bölgede lekesiz, gölgesiz bir adalet nizami kurarak kendi devletlerinin sinirlari içindeki bütün insanlari din, mezhep, irk ve milliyet ayrimi gözetmeksizin hepsini ahenk içinde ve mutluluk içinde yasatabilmek milletimizin sahip oldugu yüksek vasiflarla ancak mümkün olabilecek bir  basaridir.
 Bunlara isaret ettikten sonra bugünkü Türkiye‘ nin dogusunu ele alacagiz. Bugünkü Türkiye, Türk milletinin tarihi boyunca kurabildigi en büyük devlet olan, meydana getirdigi en büyük eser olan Osmanli Ímparatorlugundan meydana gelmis bir devlettir.Osmanli Ímparatorlugu üç büyük ideali gerek çografya üzerinde gerekse medeniyet yapisi içerisinde gerçeklestirmeyi hedef almistir.Bunlardan ilki, ayni dine mensup olan insanlarin mutlulugunu saglamak üzere ve bunlarin birligini, beraberligini saglamak hedefini gütmüstür.

Íkincisi, Türklerin birligini, beraberligini saglamak hedefini gütmüstür. Üçüncüsü de, bütün dünyayi bir birlesik dünya getirerek, yeryüzünde bir hak ve adalet nizami tesis etmek gayesini gütmüstür. Buna Osmanli aydinlarini, Osmanli yazarlarinin eserlerinde Nizam-i Alem deyimi ile yer verilmistir. Fakat Osmanli devleti belirli sinirlara vardiktan sonra enerjisini kaybetmistir. Enerjisini kaybetmesine sebeep, ülküsünü ve gayelerini unutmus veyahut bunlardan vazgecmis olmasidir. Osmanli imparatorlugu ilk büyük yenilgiye 1683 yilinda, ikinci Viyana seferi sirasinda ugramistir. Viyana sehri önünde ugramis oldugu bu büyük yenilgi arkadan birçok felaketleri getirmistir. Bu yenilgiyi degerlendirmek istegen bircok Avrupali devlet Osmanli devletine karsi mukaddes –ittifak dedigimiz bir ittifak kurarak Osmanli´ya  saldirmistir. Bunun neticesinde 1699 yilinda, ilk defa Osmanli devleti yenilginin sonucu olan bir anlasma imzalamaya mecbur kalmistir. Karlofça anlasmasi dedigimiz anlasmayi imzalamistir. Bu tarihten sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen iki yüz yirmi dört yillik zaman içerisinde Osmanli imparatorlugu yani Türk milleti, devamli yenilgilere ve felaketlere ugramistir.

üç hilal
 
 
 

DOKUZ IŞIK’IN ESASLARI

www.uchilal.info  

DOKUZ IŞIK’IN ESASLARI
 

Bagimsiz son Türk devletini koruyabilmek için, milli bir görüs etrafinda birlesmek zorundayiz. Bu görüs Dokuz Isik görüsüdür. Dokuz Isikçilar, Türk milletine, tarih ve kültürüne dayanan, ona inanan bir doktrindir. Bunun nasyonal sosyalizim ile hiç bir ilgisi yoktur.
Türkiyemizin hizla kalkindirilmasi, çaglar üzerinden siçrayarak  Türk milletinin atom ve uzay çagina sokulmasi ile mümkündür. Bu da herseyden önce dünya çapinda çok üstün kaliteli ilim adamlari ve yüksek teknisyenler kadrosu meydana getirmeye bagli bulunmaktadir.
Bizim inancimiza göre, yabanci memleketlerin sartlari altinda meydana getirilmis bulunan yabanci doktrinler ve yönetim sistemleri taklit edilerek Türkiye´nin kalkindirilmasi saglanamaz. Ne kapitalizm ve liberalizm, ne de komünizm. Türkiye için yararli olamaz. Türkiye´yi kalkindiracak sistem ve görüs ancak Türk milletinin özelliklerine uygun, müslüman Türk milleti realitesini göz önünde bulunduran ve modern ilim ve teknigi yol gösterici kabul eden milli bir görüs olmalidir.
Bunun kisaca formülü Türk emek potansiyelinin, milli üretim faktörlerine rasyonel bir sekilde baglanmasi, devletin vatandaslara üretim yollarini açarak bütün tedbirleri almasi ve kolayliklari temin etmesi ve milli gelirin artmasinda kendisine düsen esas rolü oynamasidir.     
Iste biz böyle milli bir doktrin sahibi bulundugumuz iddia eden bir kadroyuz. Milli görüsümüzün adi<< Dokuz Isik Doktrini >>dir. Bu görüs dokuz ana ilkeye dayanmaktadir. Bu ilkeler sirasiyla sunlardir:  

MİLLİYETÇİLİK
Her sey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle özetlenebilecek, Türk milletine baglilik, sevgi ve Türkiye devletine sadakat ve hizmettir. 

ÜLKÜCÜLÜK
Türk milletini en ileri, en medeni, en kuvvetli bir varlik haline getirme ülküsüdür.  

AHLAKÇILIK
Türk milletinin ruhuna, örf ve adetlerine uygun yüksek varligini korumayi ve gelistirmeyi ön gören esaslara dayanir.  

ÍLÍMCİLİK
Olaylari ve varligi ön yargilardan  ve art düsüncelerden siyirarak ilim mentalitesi ile incelemek ve girisilecek her çesit faaliyette ilmi önder yapmak prensibidir.  

TOPLUMCULUK
Her çesit faalietin toplumun yararina olacak sekilde yürütülmesi görüsüdür. Içtimai ve iktisadi olmak üzere iki ayri bölüme kapsamaktadir. Iktisadi görüs olarak mülkiyeti esas kabul eder, fakat mülkiyetin millet zararina kötüye kullanilmasina karsi olan bir görüsü belirtir. Karma ekonomiyi ve ana stratejik iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolunda bulunmasini öngörür. Sosyal görüs olarak sosyal adalet düzeni, firsat esitligi, sosyal güvenlik ve sosyal yardimlasma teskilati kurulmasini kabul eder.  

KÖYCÜLÜK
Köyleri tarim kentleri haline birlestirerek kalkindirmayi öngörür. Köylünün tefecilerin elinden kurtarilmasi ve ihtiyaci olan kiredi ve diger yardimlarin saglanmasi için kooperatiflesmeyi hedef alir. Bilhassa orman bölgesinde yasayan köylüleri öncelikle ve hizla refaha kavusturmak amacini güder.  

HÜRRİYETÇİLİK VE ŞAHSİYETÇİLİK
Birlesmis Milletler Anayasasinda yazili bütün hürriyetlerin saglanmasini gaye edinmisdir. Insanlarin sahsiyet olarak gelistirilmesini toplumun kalkinmasi için yararli bir yol olarak kabul eder.  

GELÍŞMECİLİK VE HALKÇILIK
Insanlar ve medeniyetler daima daha iyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelisir. Elde edinenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek suurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden, milli benliginden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir. Yapilacak her iste halka dogru, halkla beraber olmayi ilerlemenin, yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul ederiz.

ENDÜSTRİCİLİK VE TEKNIKÇİLİK
Türk milletinin kalkinmasi için acele sanayilesmesi lazimdir. Dokuz Isik görüsümüzün esaslari gayet özet olarak bunlardir.

Dokuz Isik, nasil kapitalizmi, marksist sosyalizmi retediyorsa, nasyonal-sosyalizmi ve fasizmi de rededer.Nasyonal-sosyalizim ve fasizim, kapitalizmin dejenere bir sapmasi olup, insan hak ve hürriyetlerine inanmayan gerici diktatörlüklerdir. Dokuz Isik ise, insan sevgi ve saygisina dayanir, ferdi ve iktisadi hürriyetleri bir bütün olarak gerceklestirmek isteyen demokratik bir görüsdür. Ilahlastirilmis fasist devletçilige, putlastirilmis nazist irkçiliga inanmiroruz. Fosillesmis söhretlerin yaptigi gibi siyasi kariyerinin belirli bir dönemde fasist, belirli bir döneminde kapitalist, diger bir döneminde sosyalist olmak, bizim politika ahlakimizda yokdur. Biz, Türk´e asik, Türk vatanina asik Dokuz Isikçilariz. Amacimiz bu kutsal vatan üzerinde Büyük Türk milletinin ebediyyen bagimsiz yasamasini saglayacak milli görüsü çizmek, bunu savunmaktir. 

Dokuz Isik ilkelerinin basinda yer alan milliyetçilik, diger ilkelerin arasinda bulunan toplumculuk ilkesinin kavramindan daha genis bir kavramdir. Milliyetçilik kavrami içinde toplumculuk da vardir. Fakat, iktisadi ve sosyal kalkinma görüslerimizi belirtmek için düsüncelerimizi ayri bir toplumculuk ilkesi altinda ifade etmek yararli görülmüsdür. Toplumculuk derken, milletin varligini, toplum menfaatinin ,fertlerin üzerinde olduguna isaret etmek isteriz. Bu arada su noktayi tekrar önemle belirtelimki Nasyonal – sosyalizm, kapitalizmle, laboratuvar (Antropolojik)irkciliga ve antidemokratik bir siyasi espiye sahipken, Dokuz Isikçilik, Türk toplumculuguna, sosyal-psikolojik (manevi) bir soyculuga ve gerçek demokrasiye inanmaktadir. Türk milletinin gönül ve tasvibinden, tercih ve oyundan geçmeyen iktidar yollarina inanmiyoruz. Iktidar olduktan sonra da, demokratik yollarin gercek bir sekilde islemesine inaniyor, bunu savunuyoruz. Türk milliyetçilginden devamli sekilde korkanlar, Türk´ü  hiç bir zaman benimsemeyen enternasyonalistler, milli olan her görüse daima karsi çikmislardir. Bunu asla, bir an için dahi unutmamaliyiz.

Bugün Anadolu yaylasinda yanliz Türk milletinin degil, tüm insanligin kaderi yogrulmaktadir. Bu bakimdan Türkiye´deki milliyetçiligi, köklü moral gelismeleri, içte ve dista desteklemek gerekir.On alti büyük imparatorluk kurmus bulunan ve insanliga örnek bir ahlak sunan üstün manevi degerlere ve dünyada emsali az, zengin bir ülkeye sahip bulunan Türk milleti, iktisaden geri kalmis basamakda olamaz. Bugünkü sonuçda hiç bir iktidar bu hatayi bulup ortaya koymus degildir. Daima keramet anayasada görülmüs, devrimlerin ruhu, sekillere mahkum olmus, muhtevaya inilmemistir. Demokrasi anlayisi havada kalmistir. Demokrasi insan varligina sevgi ve insan iradesine sayginin bir ifadesidir. Taklit ve kopyacilik ise milli sahsiyetimizin zedelenmesine sebep olmus, Türk aydini dis dünyadan kendi toplumumuza ilim, teknik getirmek yerine Batinin batil ve kokmus itikat ve itiyatlarini getirmistir.

Ülkeyi, devlet varligini ve millet hayatini büyük belalardan kurtaran Kuvay-i Milliye ruhu cepheden tarlaya, tarladan laboratuara ve dengeli iktisadi kalkinma alanlarina intikal ettirilmis oldugundan ötürü milletçe büyük firsat kaçirilmis ve büyük bir zaman kaybedilmistir.

Türkiye´nin bugün basta insan varligi ve insan gücü olmak üzere bütün imkanlari ilim, ahlak ve adalet suuru içinde seferber edilmelidir. Bu hareket var olmak, yok olmak endisesi ve korkusuna dayanmamali, büyük devlet olmak azim ve karari iradesinden dogmalidir. Türk milleti elbet bu hedefe ulasacak, insanligi hayira çagirmak, kötülükden meneylemek ve iyiligi emretmek gibi tarihi ve manevi görevini yerine bir kere daha getirecektir. Tarih buna ait ispatlarla doludur.

Türk milletinin yükselisi için bu büyük hamleleri yapmak zorundayiz. Millete hizmet yolunda ne kadar büyük güçlükler ve tehlikelerle karsi karsiya oldugumuzu bilmekdeyiz; fakat güclükler bizim azmimizi ve mücadele gücümüzü bir kat daha arttirmaktadir. Muvaffak olacagimiza emin bulunuyoruz.

üç hilal
 
 
 

HAK KUVVETLİNİN DEĞİL HAKLININDIR

www.uchilal.info  

Dünya üzerinde insan topluluklari milletler halinde, ayri ayri devletler halinde yasayagelmislerdir. Bugün de, dünya üzerinde birçok devletler bulunmakta ve bunlarin yönetiminde birbirinden; sosyal ve fizik yapi itibariyle farkli milletler yasamakdadir. Insanligin ahengi ve tarih boyu meydana getirdigi medeniyetler, ayri ayri milletlerin birbirleri arasinda yapdiklari yarismalarin birbirlerine tesir ederek, birbirlerine birçok yeni fikirler vererek, yeni görüsler vererek, gerek kültür alaninda gerek ilim alaninda alis veris yapmalari sonucunda , insanlik tarihinin çesitli ileri medeniyetleri meydana gelmistir. 

Ayri ayri milletlerin kendi özelliklerinden kuvvet alarak giristikleri yarismalar, mücadeleler insanlik tarihinde siçramalara da sebeb olmustur. Insanligin medeniyet tarihinde yeni çaglarin açilmasina, yeni gelismelerin meydana çikmasina da sebep olmustur.  Birçok farkli iddialara ragmen, dünya üzerindeki gerçek, böyle olmaya devam etmistir. Bugün de Enternasyonalizim iddasi arkasina bir takim farkli rejimlerle ortaya çikmis olan milletlerin, devletlerin uyguladiklari politika ve takip ettikleri tutum kendi iddialarini fiilen yalanlamis bulunmaktadir. Bunun en açik misallerini komünist memleketlerin birbirleriyle olan münasebetlerinden ve tutumlarindan görmekdeyiz. Mesela; ilk baslangiçta Yugoslavya ve Sovyetler Birligi arasinda patlakvermis olan anlasmazlik ve daha sonra komünist dünyanin iki büyük devleti olan Çin Rusya arasinda meydana gelen anlasmazlik bu görüsü ortaya koymusdur. Bu devletlerin hepsi Marksist felsefeyi benimsememis ve komünist bir rejim kurmak iddiasinda bulunmus olmalarina ragmen, Enternasyonalizm`i esas aldiklarini ilan etmis bulunmalarina ragmen, dünya proletaryaa isbirligi iddialarini ileri sürmelerine ragmen, birbirleri ile kanli biçakli olacak derecede anlasmazliga düsmüslerdir. 

Bugün Sovyetler Birligi ile Komünist Çin siniri boyunca her iki tarafin, sayisi milyonlari asan ordularini birbirlerine karsi yigdiklari herkes tarafindan bilinmektedir. Her iki devlet birbirlerine karsi bir savas hazirligi yapmaktadirlar ve bu davranislari bir gün bir savasa münçer olacak olur ise bunu hiç kimse sasirmayacaktir. O halde milliyetçiligi inkar eden ve Enternasyonalizm`i ileri süren, Marksizm`i  benimsemis, ayni rejim altinda yasayan bu milletlerin, bu devletlerin birbirleriyle anlasmazliginin sebebi nedir? 

Bu sebep dünyanin kuruldugu günden beri degismemis olan faktördür. O faktör de milletlerin kendi milli menfaatlerini saglama gerçegidir. Rus milleti bir ucu Büyük Okyanus`ta, diger ucu Avrupa ortalarinda bulunan büyük bir imparatorluk kurmustur. Bu imparatorlugun içinde Rus olmayan birçok milletler,köle toplumlar olarak bulunmaktadir. Bu imparatorlugun dogu ve dogugüney parçalari eski Çin devletinin topraklaridir. Bu topraklari Komünist Çin, 
Sovyetler’den istemektedir. Íkisi de  komünist olduguna göre, kardes rejim içinde 
Yasadiklarina göre ve Mao’nun Komünist Çin’i, Sovyetler’den eski Çarlik Rusyasi’nin eski Çin Ímparatorlugundan kuvvet kullanarak almis oldugu, zaptetmis oldugu Çin topraklarinin tekrar kendisine geri verilmesini istemistir. 
Bu istek Sovyetler Birligi tarafindan red edilmistir ve her iki tarafin arasinda meydana gelmis olan gerginligin , anlasmazligin ana sebebi budur. Yani milli menfaatlarin çatismasidir. Çin kendisinden Çarlik Rusyasi zamaninda sömürgeci bir politikanin neticesi olarak Çarlik Rusya ordularinin isgal ederek zaptettigi, kopardigi Mançurya gibi,Mogolistan gibi topraklarini geri istemektedir. Çarlik rejimine karsi oldugunu, Çarlik Rusya politikasini kabul etmedigi iddia etmis olmasina ragmen Komünist Rusya, Çin’in bu isteklerine karsi çikmakta, bu topraklarin kendisine ait oldugu iddiasini ileri sürmektedir ve topraklarini korumak için de Çin sinirini boyuna bir milyondan fazla Rus askerini, atom nükleer baslikli Rus füzelerini yerlestirmis bulunmaktadir. Komünist Çin de kendi topraklarini korumak, bir saldiri karsisinda kendisini savunmak üzere ayni sekilde  Rus sinirina milyonu asan sayida Çin askerlerini ve Çin  silahlarini yigmis bulunmaktadir .Bu gerçekler basta söylemis oldugumuz dünya realitesini açikça gözlerimizin önünde yeniden canlandirmaktadir. 
O realite nedir? O realite de dünya üzerinde insanlar millet topluluklari halinde yasamaktadirlar ve milletlerin arasinda devamli bir yarisma, devamli bir mücadele vardir. Bu mücadelenin, bu yarismanin temeli her milletin kendi milli menfatlaridir. Her millet kendi milletini ileriye götürmek, yükseltmek, ahlaka maneviyatta en üst düzeye çikarmak, iktisatta, refahta dünyanin en refahli toplumu haline getirmek çabasi içindedir. Bu çabasini, baska milletlerin zararina olsa da, baska milletlerin sirtindan olsa da sürdürmektedir. Milletlerin birbirlerinden lütuf bekleyerek, birbirlerinden merhamet ve sefkat umarak yasamalari mümkün degildir. Ínsanlar gibi milletler de kendi güçlerine ve kendi çalismalarina güvenmek zorundadirlar. Bir milletin çikarlarini koruyabilmesi ve kendi insanlarini refahli, huzurlu, güven içinde yasatabilmesi her seyden  önce kendisinin çalismasina ve güçlü olmasina baglidir. Dünya üzerinde çok eskiden beri hüküm sürmüs olan ilke ve kanun bügün de yeni hükmünü sürdürmektedir. Bu ilke, bu kanun milletler arasindaki münasebetlerde <> kanunudur. Hakli olanin kuvveti yoksa, hakkini almasi, hakkini saydirmasi mümkün olmamaktadir. Eski çaglardada mümkün olamamistir. Bugünkü dünya üzerinde de mümkün olmamaktadir.

üç hilal
 
 
 

DOKUZ IŞIK

NEDEN DOKUZ IŞIK
Her şeyini Türklüğün tarihinden almış olan modern ilmi, tekniği önder kabul etmiş olan bir görüştür. Bunun kuvvetini almış olduğu temel kaynak Müslümanlık ve Türk'lüktür. Türk insanına karşı sonsuz sevgi, insan haysiyetine karşı sonsuz saygıdır. Neden temel kaynak Müslümanlık ve Türklük'tür? Çünkü bu millet Müsülüman ve Türk milletidir. Türk olarak binlerce yıllık şanı ve şerefi vardır. Bin yıldır İslâmiyet'i benimsemiştir. Geri kalmişliğin, milliyet ve din ile alakasi yoktur. Bu temeller üzerine inşa edilmiş yeni bir sistem millî bir doktrindir. Dokuz Işik.

Haydi yür´ü! Medeniyet, şeref, şan
Genç anlında millî ru'ya görenin
Eski, yeni hür ve mes'ud Türkistan
Bütün Asya ve istikbâl hep senin!...

M.E.YURDAKUL


YOLUMUZ UZUN VE ÇETİNDİR:
Bütün dünyada bir fikir savasi yapiliyor. Bir sürü doktrin çarpisiyor. Türkiye’de  son zamanlarda kapitalistlerin ile komünüstlerin fikri bir çatismaya girdiklerini gördük. Bu iki felsefe de ithal mali, ikisi de maddeci ikisi de Türk Milletine yabancidir. Biz buna karsi yüzde yüz yerli, yüzde yüz milli, maneviyatci bir doktrin ile ortaya çikdik. Bunun adina <<Dokuz Isik>> dedik. Biliyorsunuz<<dokuz>> rakami Türklerce daima kutlu sayilmis bir rakamdir. Biz prensiplerimizi ortaya koyarken buna da dikkat ettik ve yüzde yüz milli bir doktrini ortaya koyduk. Bütün dünyada yapilan bu fikir ve taktikler savasinda ancak kendi milli bünyemize uygun, ötekinlerden daha yüksek ve daha ileri bir fikirle galip gelebilirdik. Dokuz Isik, bu maddeci fikirlerin daha ilerisindedir. Dünyanin en büyük silahi fikirdir. Fikirsiz hicbir hareket basari kazanamaz. Ben size bu silahi veriyorum. Dokuz Isik doktrinini anlamaya çalisiniz. Onun etrafinda demirden bir halka olarak büyük hedefe yürüyünüz. 
Sizlere kolay bir basari  vaad etmiyorum. Kisa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çikmasinlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karsimiza menfaat teklifleri, tehditleri ve daha bir yigin engel çikacakdir. Bu çetin yola dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar,kuvvetli olanlar, gerçekden inananlar kafilemize katilsinlar.
Bu hareketi sirtladik, hedefe dogru yürüyoruz. Bana bu serefi verenlere tesekkür ederim. Düsüncelerimizden taviz vermeden sapmadan yürüyoruz.Egilmeden, eskisinden daha hizli olarak hedefe kosuyoruz. Bizler, geçici ikballere, menfaatlere yenilmedik. Inanmis kisiler yenilmez. Bu ruh ve suurla gidiyoruz. Istikbale inanarak ve güvenerek bakiniz. Hedefin alinacagindan asla süphe etmeyin.
                   Kosan elbet varir, düsen kalkar,
                  Kara tastan su damla damla akar.
                  Birikir, sonra bir gümüs göl olur.
                 Arayan hakki en sonunda bulur. 

üç hilal
 
 
 

ÜLKÜCÜ OLMA GURURU

www.uchilal.info  

ÜLKÜCÜ OLMA GURURU
Orta mektepte idik... 
Materyalist bir resim ögretmenimiz vardi. Kadincagiz "devrim yolunda" çogu erkekten daha erkekti. Öyle zannediyorum ki cesareti hükümetinden ve sayilarinin çoklugundan geliyordu. 
O yillarda ülkücü ögretmen kitligi mi vardi nedir, okullarda ki ülkücü ögretmenleri nazar boncugu gibi görüyorduk. Uzatmayalim, bizim matematik disinda bütün derslerimiz iyi. Ögretmenlerin nazarinda sempatikligimizden kaynaklanan kredimiz de mevcut. 
Türkçe ögretmenimiz zaman zaman tonton yanagimizi sIkarak "kizimi sana verecegim" derdi. Ne yapalim emir büyük yerden!... Hiç görmedigimiz bir yavuklugumuz olmustu. 
Resim ögretmenimiz "Allahsizlik hastaliginin" tezahürü olarak cami resmine tahammül edemez, münasip bir dille cami resmi yapmamizi tavsiye ederdi (!). Biz ise ona inat ulu ustamiz Mimar Sinan'a tas çikartircasina cami resimleri yapardik...  

O gün en arkadaki siramda oturmus resim yapiyordum. Arkadaslar da ögretmenle sohbet ediyorlardi. Yanimdaki arkadasin dürtmesiyle konusmaya dikkat ettim. Resimci bayan (hâsâ) "Allah insanin kaderine ne karisir. Herkes kaderini kendi çizer" gibi lâflar ediyordu. 
Serde ülkücülük var! Haydi diyen birkaç bakisin tesvikiyle ögretmen bayana itiraz ettik. Müslümanin kader anlayisini bildigimiz kadar anlattik... 
O tenefüs, isin o kadar basit olmadigini; müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalisan bu kadina haddini bildirmek gerektigini sinif arkadaslarimiza duyurduk... Ímza toplayip sikâyet edecegiz! Bu arada "solcu" çocuklar olan biteni hiç beklemeden gidip anlatmislar. Biz de imza, dilekçe derken baktik ki Nasrettin Hoca'nin fil hikayesindeki gibi ortada kalmisiz. Din söz konusu olunca bize burunkiviran hizli mücahit (!) kardeslerimiz "babam kizar. Tesekkürüme mani olurlar. Ögretmenlerle arami açamam gibi 
ulvî sebeplerle yan çizdiler. 
Yeterli imza çikmadigi için biz sikayetten vazgeçtik, fakat is burada bitmedi. Olaydan bütün okulun haberi oldu. Ayni gün cografya dersindeyken kapi tikirdadi, resim ögretmeni perisan vaziyette "ablasini" çagirdi. Biraz sonra hisimla içeriye giren cografyacimiz "kizil" gözlerini gözlerime dikerek; "Bu sinifta ezilmesi gereken birkaç böcek var!" diye hirladi. Diger günlerde bayagi korktugumuz- çünkü lakabi püsküllü belâ idi- o ögretmenden ilk defa, bütün hiddetine ragmen korkmamistik... Üstelik zaferle
sonuçlanmasa bile bir galibiyet hazzi tasiyorduk... 
Arkadaslar yaptigim resimlere imzasini atarak 9-10 aliyorken, ben iyi resimlerden zayif aliyordum. Ee ne de olsa adamlar haktan, hukuktan, insancilliktan, demokrasiden ve dahi fikir hürriyetinden yanaydilar... 
Bozkurtlu kolye yüzünden müdür beyin attigi dayagi saymazsak, ülkücü olmanin cezasini (!) çekmeye baslamistik.  
Hadiseden sonraki ilk bayrak töreninde kulagima egilen Türkçe ögretmeni; "Artik cumhurbaskani bile olsan kizimi sana vermiyecegim" demis, yavukludan da olmustuk! 
Beden egitimci ve digerleri daha beterdi....  

Ülkücülügün kolay birsey olmadigini, "ülkücüyüm" demenin insana mesuliyet yükledigi gibi çileye hazir ol dedigini idrak etmeye baslamistik. 
"Hiç kimsenin tesiri ve baskisi altinda kalmadan" ülkücü olmustuk ve ülkücü olmanin gururunu yasiyorduk. Bu haz insani öyle bir kusatiyordu ki, dayakmis, horlanmakmis, iskenceymis... belanin bin türlüsü viz geliyordu. 
O tarihten bugüne kadar yirmi sene geçti. Biz hep büyüdük. Bizim yüzümüz tokatlanmaktan, sirtimiz kursunlanmaktan kizariyordu. Onlarin ki bugün utançtan kizariyor... (herhalde) 
Biz ülkücü olmanin ve ülkücü kalmanin iftihariyla mestiz. 
Íyi ki ülkücü olmusuz. Íyi ki ülkücülükte çile varmis. 
Íyi ki ülkücülük kolay degilmis...

üç hilal